Akmak nedir, ne demek kelimesine ait sonuçlar görüntüleniyor..

Akmak Kelimesi TDK Sözlük Anlamı

11
1)
Akmak

-den Sıvı maddeler veya çok ince taneli katı maddeler bir yerden başka bir yere doğru gitmek "Eskiden Sakarya, bu köprünün altından akarmış." - S. F. Abasıyanık

2)
Akmak

-e Art arda ve toplu olarak gitmek "Öfkeli insanlar, el ele, omuz omuza Taksim'e doğru akıyorlardı." - Y. Z. Ortaç

3)
Akmak

-le Sürüp gitmek "Nedim divanında bir kaside vardır, müjgân üstüne, hicran üstüne, umman üstüne kafiyeleri ve redifleriyle akar." - Y. K. Beyatlı

4)
Akmak (nsz)

Bir kap veya bir yer, içindeki veya üstündeki sıvıyı sızdırmak "Dam akıyor."

5)
Akmak (nsz)

Boya birbirine karışmak

6)
Akmak (nsz)

Çabucak savuşmak, ortadan kaybolmak

7)
Akmak (nsz)

Karışmak, katılmak

8)
Akmak (nsz)

Kumaş yıpranıp iplikleri erimeye başlamak "Çarşafın kumaşı da yer yer akmış, buruşmuştu." - R. H. Karay

9)
Akmak

Sıvı bir madde bir yerden çıkmak

10)
Akmak

Sıvı maddeler aşağıya yönelmek

11)
Akmak (nsz)

Zaman çabuk geçmek

Akmak Kelimesi Diğer Sözlüklerde Ne Anlama Geliyor?

4
1)

Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü

Ağaçlara su yürümek: Söğütler akmış.

2)

Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü

Ağaçlara su yürümek.

3)

Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü

Ekmek (yiyecek).

4)

Tarama Sözlüğü

Meyletmek.
Akın etmek, istilâ etmek, hücum etmek.
Sıyrılıp çıkmak.
Akın akın gitmek.
Koşmak.

Akmak Kelimesinin Braille Alfabesinde Gösterimi

5 Harf
  • A
  • K
  • M
  • A
  • K

Akmak Kelimesinin Cümle İçinde Kullanımı

3 Cümle
(Atasözü)
Güzele bakmak sevaptır

Güzele bakarken Tanrı’nın neler yarattığını düşünür ve büyüklüğünü anlarız.

(Atasözü)
Aç tokun gözüne bakmakla doymaz

Yoksul insanla ilgilenmek ancak ona yardım etmekle olur.

(Atasözü)
Hastaya bakmaktan hasta olması yeğdir

Ağır bir hastaya bakmak o denli güçtür ki, kimi zaman hasta olmak bundan daha kolay görünür.

(Atasözü)
Bakmakla usta olunsa (öğrense), köpekler (kediler) kasap olurdu (kasaplığı öğrenirdi)

Yapılmadan yalnızca nasıl yapıldığı görülerek hiçbir şey öğrenilemez.

(Deyim)
(birini veya bir şeyi) gölgede bırakmak

Ondan daha üstün bir düzeye yükselmek, ondan çok daha başarılı olmak: “Enişte, delikanlıları gölgede bırakacak kadar çalıştı; hâlâ ayak üstünde.” -S. M. Alus.

(Deyim)
(bir şeye) hasret bırakmak

Gerektiği anda bir şeyin yokluğunu hissettirmek: “Kış günü, çoluğu çocuğu battaniyeye hasret bırakıp hepsini topladım, balkonda yattım.” -M. İzgü.

(Deyim)
Yuları takmak

Birini sözünden çıkamayacak duruma getirmek, egemenliği altına almak: “O da sana er geç yuları takar, benden beter olursun.” -R. N. Güntekin.

(Deyim)
(bir şeye) dürbünün tersiyle bakmak

Bir şeyi küçümsemek, olduğundan çok daha az önemli görmek.

(Deyim)
Ters ters bakmak

Düşmanca ve öfkeli bir biçimde bakmak: “Nöbetçi, ustanın anasına ters ters baktı.” -N. Hikmet.

(Deyim)
(bir yere) para akmak

Yatırım yapılmak: “Yeteneksiz, hırslı mahalle politikacıları, kendi şehirlerine para aksın diye üniversite açma ticaretine girdiler.” -A. Boysan.

(Deyim)
Zevkine bakmak

Yalnız kendi eğlencesini düşünmek: “Terfi ümidinde olmadıklarından resmî işlere ehemmiyet vermezler, zevklerine bakarlardı.” -R. H. Karay.

(Deyim)
Yıldız akmak (kaymak, uçmak)

Yıldız gökyüzünde hızla yer değiştirmek.

(Deyim)
Rahatına bakmak

Hiçbir şeye aldırış etmeyerek rahatını sağlamaya çalışmak.

(Deyim)
Dümenine bakmak

Argo şartlar ne olursa olsun çıkarını gözetmek.

(Deyim)
Yaya bırakmak

1) yarışma söz konusu olan durumlarda geride bırakmak: “Özellikle süper devletler, kendi çıkarları için kendilerine muhtaç dostları bir çırpıda yaya bırakıverirler.” -T. Halman. 2) yarı yolda bırakmak.

(Deyim)
Türkü yakmak

Türkü sözünü bestelemek.

(Deyim)
Mâni düzmek (yakmak)

1) mâni okumak; 2) müzik eşliğinde mâni söylemek.

(Deyim)
Akarına bırakmak

Işin sonucunu sabırla beklemek, doğal gelişmeyi beklemek: “İçeriğin nasıl aktarılacağına dikkat etmiş, dilin olanaklarını akarına bırakmıştır.” -S. İleri.

(Deyim)
Nadasa bırakmak (yatırmak)

Tarlayı ekmeyip bırakmak.

(Deyim)
Mesafe bırakmak (koymak)

Ilişkilerde samimi olmamak.

(Deyim)
Lakap takmak

Bir kimseye onun bir özelliğini belirtecek bir ad vermek: “Arkadaşının taktığı bu lakabı, Ger Ali, soyadı kanunu çıkınca isminin başından alıp sonuna koydu mu bilmiyorum.” -Y. Z. Ortaç.

(Deyim)
Kelepçe vurmak (takmak)

Bileklere demir halka geçirmek.

(Deyim)
Davaya bakmak

Açılan davayı incelemek, araştırmak ve sonuçlandırmak: “Hiçbir mahkeme görev ve yetkisi içindekitan kaçınamaz.” -Anayasa.

(Deyim)
Başına kakmak (kakınç etmek)

Yapılan bir iyiliği yüzüne vurarak birini üzmek: “Ali Rıza Bey onu şirkete yerleştirmekle Allah razı olsun, büyük bir iyilik etmişti. Fakat onu ikide birde başına kakması doğru olmazdı.” -R. N. Güntekin.

(Deyim)
Bir fende kazık kakmak (çakmak)

Bir bilgi veya bilim dalında saplanmış kalmak: “Bir fende kazık kakmaktansa hepsinden birer parça malumat kapma fikrinde idi.” -H. R. Gürpınar.

(Deyim)
(bir yere) temel kakmak

Bulunduğu yerden kolay kolay ayrılacak gibi olmamak.

(Deyim)
Dünyaya kazık çakmak (kakmak)

Tkz. çok uzun ömürlü olmak, çok yaşamak.

(Deyim)
Boynuz takmak (takınmak, taktırmak)

Karısı başka bir erkekle ilişki kurarak aldatmak (aldatılmak): “Onlar da sana seksen zamparayla boynuz taktırdılar ya.” -H. R. Gürpınar.

(Deyim)
(birini) açıkta bırakmak

1) iş ve görev vermemek; 2) yersiz yurtsuz bırakmak; 3) birkaç kişiye sağlanması gereken olanaktan bir kişiyi yararlandırmamak.

(Deyim)
(birini) arkada bırakmak

Birinden daha ileri gitmek.

(Deyim)
Gözünden (gözlerinden) uyku akmak

çok uykulu olmak: “Şilteye diz çökmüş, uyku akan gözlerini parmaklarıyla açıyor, uyumayayım diye ninni söylüyordu.” -R. N. Güntekin.

(Deyim)
Uyku gözünden akmak

çok uykusu gelmek: “Yorgunsun, uyku gözlerinden akıyor.” -A. Gündüz.

(Deyim)
Dımdızlak ortalıkta bırakmak

Her türlü varlıktan, olanaktan mahrum kılmak, yokluğa mecbur etmek: “Sanıyorum ki bazıları dünyayı altımızdan çekip bizi dımdızlak ortalıkta bırakmaya çalışıyorlar.” -A. Boysan.

(Deyim)
Kedi ciğere bakar gibi bakmak (süzmek veya seyretmek)

Imrenerek bakmak: “Derin bir hayranlıkla gözlerini kıza kaptırmış, kedi ciğere bakar gibi süzüp duruyordu.” -H. R. Gürpınar.

(Deyim)
Yüz yüze bakmak

Arada hatır gönül meselesi olduğu için karşılıklı ilişkiyi korumak zorunda bulunmak.

(Deyim)
Etek takmak (giymek)

Argo erkek ar, namus, erdem vb. özellikleri bulunmayan duruma düşmek.

(Deyim)
Ok meydanında buhurdan yakmak

1) geniş bir yeri yetersiz bir şeyle ısıtmaya çalışmak; 2) önemli bir iş için yetersiz imkânlardan yararlanmaya çalışmak.

(Deyim)
Tırnak takmak

Kötülük yapmak için bahane aramak: “İş karıştırmak için de ilkin belediyeye tırnak takarlar.” -M. Ş. Esendal.

(Deyim)
öküzün trene baktığı gibi bakmak

Aptalca, hiçbir şey anlamadan bakmak.

(Deyim)
çengel takmak

Uğraşmak veya kötülük etmek için el atmak.

(Deyim)
(bir işin) kolayına bakmak (kaçmak)

Bir işi yaparken kolay ve kestirme yolu seçmek.

(Deyim)
(birinin) zayiçesine bakmak

Bir inanışa göre, yıldızlara bakarak birinin gelecekteki talihini anlamak.

(Deyim)
Vitese takmak

Motorlu taşıtlarda vites kolunu uygun duruma getirip aracı kalkışa hazır durumda tutmak.

(Deyim)
Nişan takmak

1) nişanlanan çiftin nişan yüzüklerini parmaklarına geçirmek: “Birkaç gün sonra akrabalarımıza bir davet vereceğiz. Nişan takacağız.” -R. N. Güntekin. 2) göğsüne nişan iliştirmek.

(Deyim)
Ağzına kilit takmak (vurmak)

1) susmak; 2) susturmak.

(Deyim)
Ağzının suyu akmak

çok beğenip istemek, imrenmek: “Bu ziyafete elimiz erişmiyor, uzaktan ağzımın suyu akıyor.” -R. N. Güntekin.

(Deyim)
Mesaj bırakmak

Yazı veya sözle bilgi vermek: “Giderken ona bir mesaj bırakmamış, haber de vermemiş.” -A. Ş. Hisar.

(Deyim)
Zaman bırakmak

Bir iş için süre ayırmak.

(Deyim)
Mülahazat hanesini açık bırakmak

Bir kimse hakkında kesin bir kanıya varamayarak zamanla ortaya çıkacak gelişmeleri beklemek.

(Deyim)
Dört gözle beklemek (bakmak)

çok isteyerek veya özleyerek beklemek: “Terekesini paylaşmak için dört gözle ölümünü beklemekteydiler.” -Y. K. Karaosmanoğlu.

(Deyim)
Ana baba eline bakmak

Ana ve babanın verdiği para ile geçinmek.

(Deyim)
Yeşil ışık yakmak

Uygun olabileceğini, izin verilebileceğini belli etmek: “Bu anıt, onun kişiliğinin getirdiği bir dokunulmazlıkla daha sonra nice heykellere yeşil ışık yakıyordu.” -H. Taner.

(Deyim)
Hayran etmek (bırakmak)

Hayranlık duygusu uyandırmak, çok beğenilmek: “Mükemmel seciyeler, kafiyeler yapar, hafızamıza, nüktelerimize onları hayran ederdik.” -Ö. Seyfettin.

(Deyim)
(bir şeyi) kendi hâlinde bırakmak

üzerinde çalışmayarak geliştirmemek veya bakımsız bırakmak, işlememek: “Nasıl çalışmayan küf tutarsa bir müessese de gençleştirilmez, kendi hâlinde bırakılırsa ihtiyarlar, yıkılır, dağılır.” -Ö. Seyfettin.

(Deyim)
(birini veya bir şeyi) kendi hâline bırakmak

Ilgilenmemek, karışmamak: “Ertesi sabah beni balığa çıkarken uyandırmayacaklardı. Bırakacaklardı kendi hâlime.” -S. F. Abasıyanık.

(Deyim)
Arkaya bırakmak (koymak)

Sonraya, başka zamana bırakmak, ertelemek.

(Deyim)
Bir tarafa bırakmak (koymak)

önemsememek, benimsememek, ertelemek.

(Deyim)
Cevapsız bırakmak

Karşılığında herhangi bir cevap vermemek, bir tepki göstermemek: “O yüzden, seni ödüllendirmek için sorunu cevapsız bırakmayacağım.” -İ. O. Anar.

(Deyim)
(bir şeye şu veya bu) nazarıyla bakmak

Ona öyle imiş gibi, o gözle bakmak: Ona düşman nazarıyla bakıyor.

(Deyim)
Pay bırakmak

1) kesme, biçme, yapma sırasında, bir şeyde daha sonra kullanılmak için fazlalık bırakmak: “Daha güzel günlere için bir fedakârlık edelim.” -P. Safa. 2) mec. bir ilişkide fazla samimi olmamak, mesafe bırakmak.

(Deyim)
Dişini tırnağına takmak

1) çok büyük güçlüklere, sıkıntılara katlanmak: “Türk milleti İstiklal Savaşı'nda varlığını dişini tırnağına takarak göstermişti.” -A. Erhat. 2) bütün gücünü kullanmak.

(Deyim)
Biber gibi yakmak

1) deri, göz vb.ni çok acıtmak; 2) çok üzmek, dertlendirmek.

(Deyim)
Kancayı takmak (atmak)

Bir kimsenin kötülüğü için uğraşmak: “İçlerinden birine kancayı atmış, maksadı, onu üzmek, ona eziyet etmektir.” -R. H. Karay.

(Deyim)
Devre dışı tutmak (bırakmak)

Konudan uzaklaştırmak, ilgilenmemesini sağlamak: “Özellikle torununun boşanmasında onu devre dışı tutmuşlardı.” -A. Kulin.

(Deyim)
Kılıç kuşanmak (takmak)

Kılıcı olmak ve onu taşıyacak güce ve yetkiye hak kazanmak: “Harbiyede beraber okumuşlar, beraber kılıç kuşanmışlardı.” -H. E. Adıvar.

(Deyim)
Kibrit çakmak

Kibriti yakmak için bir yere sürtmek.

(Deyim)
(üstünden veya paçalarından) kibarlık akmak

Tkz. aşırı derecede kibar davranmak.

(Deyim)
Uzaktan bakmak (seyirci kalmak)

Seyirci gibi davranıp karışmamak.

(Deyim)
Diline dolamak (takmak)

1) aynı şeyi durmadan ve her yerde tekrarlamak: “Bu aydınlardan bazılarının son zamanlarda dillerine doladıkları bir hikmet var.” -O. V. Kanık. 2) bir kimseyi her yerde kötülemek.

(Deyim)
Ağzından bal damlamak (akmak)

çok tatlı konuşmak: “Öyle zekiler vardır, konuştular mı ağızlarından bal akıyor sanırsın.” -A. İlhan.

(Deyim)
Sakal bırakmak (koyuvermek veya salıvermek veya uzatmak)

Sakalını tıraş etmeyip büyütmek: “Yaşıtlarının hemen hepsi sakal koyuverdi.” -Y. Z. Ortaç.

(Deyim)
(birini) yarı yolda bırakmak

Yapılan yardımı sonuna kadar sürdürmemek.

(Deyim)
Açık kapı bırakmak

Gereğinde, bir konuya yeniden dönebilme imkânı bırakmak, kesip atmamak.

(Deyim)
Dili boğazına akmak

Konuşamaz olmak, sesi soluğu çıkmamak: “Kılıcı görünce dili boğazına aktı hayranlığından.” -Y. Kemal.

(Deyim)
Gönlü akmak

Birine karşı güçlü sevgi duymak: “Bu delikanlının kıza, bu kızın delikanlıya gönlü akınca insanın yüreği kabarıyor.” -R. N. Güntekin.

(Deyim)
Gözü akmak

Gözü yaralanıp kör olmak.

(Deyim)
Kan akmak

1) savaş, çatışma, dövüş olmak; 2) ölmek.

(Deyim)
(birine) hor bakmak

Değersiz saymak, değer vermemek.

(Deyim)
Beyninde şimşekler çakmak

1) çok üzülmek, sarsılmak; 2) zihninde birden bir düşünce doğmak.

(Deyim)
Gözleri çakmak çakmak (olmak)

Ateşli hastalık veya öfkeden gözleri kızarmış ve parlamış (olmak): “Avuçları ateş gibi fersiz gözleri çakmak çakmak dört dönüyordu.” -H. E. Adıvar.

(Deyim)
Gözlerinde şimşek çakmak

Aşırı parlamak: “Bazen kara gözlerinde şimşekler çakıyordu.” -R. Enis.

(Deyim)
Gözünde (gözlerinde) şimşek (şimşekler) çakmak

1) sert ve şiddetli darbe yüzünden göz önünde yıldızlar oluşmak; 2) çok sevindiğini belli etmek: “Zehra'yı Haşim'e almayı düşünürken, oğlanın gözlerinde nasıl şimşek çakmıştı.” -H. E. Adıvar. 3) çok kızmak, öfkelenmek: “Eski oyuncunun gözlerinde şimşekler çaktı, yutkundu.” -H. E. Adıvar. 4) çok üzücü bir sebeple sarsılmak.

(Deyim)
Hulus (huluslar) çakmak

Dalkavukluk etmek, yaranmaya çalışmak: “Bunlar aşiret reislerine hulus çakmışlar, hep alttan almışlar belki rüşvetlerini de yemişler ve onları şımartmışlardı.” -N. F. Kısakürek.

(Deyim)
Imzayı basmak (çakmak)

Tkz. imzalamak, imza etmek.

(Deyim)
Kafasında şimşek çakmak

Beyninde şimşek çakmak.

(Deyim)
Laf çakmak (çarptırmak, dokundurmak)

üstü kapalı bir biçimde karşısındakine bir şeyler ima etmek: “Gözüne gelini ilişince açıktan açığa olmasa bile öfkesini ondan almak için laf çaktı.” -O. Kemal.

(Deyim)
Merhaba çakmak

Hlk. selamlamak: “Kişileri kendi adıyla anmıştım, ona buna, yardımına koşan bunca kişilere bir merhaba çakayım diye.” -A. Erhat.

(Deyim)
Pata çakmak

Argo askerce selam vermek.

(Deyim)
Selam çakmak

Tkz. selam vermek.

(Deyim)
Sınıfta çakmak

Argo sınıfta kalmak.

(Deyim)
şimşek çakmak

şimşek oluşmak: “Üst üste birkaç şimşek çakıyor.” -A. İlhan.

(Deyim)
Mum yakmak

Kutsal sayılan bir yere giderek adak adadığında mum yakıp koymak.

(Deyim)
Namerde muhtaç bırakmak

Güvenilmeyecek kimselerden yardım istemek zorunda bırakmak: “İş ki kocam olacak, erkek olsun, beni namerde muhtaç bırakmasın diyormuş.” -H. Taner.

(Deyim)
Topu taca atmak (bırakmak)

1) sp. karşılaşmada topu yan çizgi dışına çıkarmak: “Dündar koşmuyor ve topu taca bırakıyor.” -A. İlhan. 2) mec. konuşulan konuyu saptırmak.

(Deyim)
Pis pis bakmak

Karşısındakini rahatsız edici ve sinirli bir biçimde bakmak.

(Deyim)
Pislik parmağından (paçalarından) akmak

çok kirli olmak.

(Deyim)
Dönüp geriye bakmak

Eskiyi hatırlamak, geçmişi gözden geçirmek: “Şimdi dönüp geriye baktığımda ne görüyorum? Kimi insanlar hayatımızı bir karikatüre çevirmek için ellerinden geleni yapıyorlar.” -S. Dölek.

(Deyim)
Adres bırakmak (göstermek, vermek)

Arandığında bulunabileceği, oturduğu yeri bildirmek: “Kendisi, soracak olurlarsa Hayrettin Ağa'nın adresini vermesini söyledi.” -M. Yesari.

(Deyim)
Tatlı yerinde bırakmak (kesmek)

Bir işi can sıkıcı bir duruma sokmadan sona erdirmek.

(Deyim)
(birine) yüksekten bakmak

Kendini karşısındakinden üstün görmek: “O kadar nefret ettiğim İsmail, kim bilir bana ne yüksekten bakacak.” -Y. K. Karaosmanoğlu.

(Deyim)
Teller takmak

Alay sevincini aşırı davranışlarla gösterenler için kullanılan bir söz.

(Deyim)
(birinin) ciğerini yakmak

Bir kimseye büyük bir acı çektirmek.

(Deyim)
Fil dişi kuleden bakmak

Herkesi küçümseyip kendini farklı görmek.

(Deyim)
Kulp takmak

Bir kimseyi, bir şeyi kusurlu göstermek için bahane, kusur bulmak: “Başa çıkılmaz kötülerle, her meziyete kulp takarlar.” -C. Meriç.

(Deyim)
Yumurtaya kulp takmak

Bahane bulmakta usta olmak.

(Deyim)
Umut bırakmak

Bir kimsede umut uyandırmak, umut vermek.

(Deyim)
üstten bakmak

Kibirli, gururlu bir biçimde.

(Deyim)
ümit bırakmak

Umut bırakmak: “Cemil'in bu sözleri kalplerde hiç olmazsa yarın için biraz ümit bırakıyordu.” -Y. K. Karaosmanoğlu.

(Deyim)
Eğri (eğri gözle) bakmak

Kötü düşünce ile bakmak.

(Deyim)
(bir işi) sürüncemede bırakmak (tutmak)

Bir işi sonuçlanıncaya kadar boş yere geciktirmek, uzatmak: “Bana niye bu davayı böyle sürüncemede tuttuğunu izah etsin.” -A. Kulin.

(Deyim)
Maşa varken elini yakmak

Bir işten gelebilecek zarardan kendini koruyacak bir yol varken o yolu tutmamak.

(Deyim)
Kurdele takmak

Okulda belli bir konudaki başarıyı belirtmek üzere öğrenci giysisinin yakasına renkli, özel bir şerit takmak.

(Deyim)
Rahat bırakmak

Daha rahat ve huzurlu oturmayı sağlamak.

(Deyim)
Ayağına çelme takmak

1) biri yürürken ayakları arasına ayak uzatıp düşürmek; 2) mec. birinin işinde yükselmesine engel olmak.

(Deyim)
(birine) çelme atmak (takmak veya vurmak)

1) çelme ile yıkmaya çalışmak: “Ders aralarında ittikleri, çelme taktıkları da olurdu.” -Y. Atılgan. 2) mec. bir işi veya bir kimseyi baltalamak, gelişmesini engellemek: “Bana kanun ve hukuk yolundan çelme atılabilir mi?” -N. F. Kısakürek.

(Deyim)
Ad takmak

1) adlandırmak: “Çadırlarının başından ayrılmayan inatçı grevcilere öteki işçiler, çadır tutan diye ad taktı.” -L. Tekin. 2) alay etmek veya övmek amacıyla lakap takmak.

(Deyim)
Aklına takmak

Sürekli olarak bir şeyi düşünmek, bir düşünceye saplanıp kalmak: “Tartışma, grevin nereden çıktığını aklına takanlar yüzünden büyüyüp genişledi.” -N. Uygur.

(Deyim)
Aklını takmak

Aklına takmak.

(Deyim)
Anahtarı beline takmak

Evde yönetimi ele almak.

(Deyim)
Ayağına ip takmak

Bir kimseyi çekiştirmek: “Ara sıra ötekinin berikinintan başka konuşacak lakırtıları olmazdı.” -R. N. Güntekin.

(Deyim)
(birine) ip takmak

Birinin kötülüğü için çalışmak.

(Deyim)
(birine) fena gözle bakmak

Kötü niyetini anlatır biçimde bakmak.

(Deyim)
Agop’un kazı gibi bakmak

Aptal aptal bakmak.

(Deyim)
Alıcı gözüyle bakmak

Inceden inceye gözden geçirmek: “Şimdiye kadar pek alıcı gözüyle bakmamıştı.” -S. F. Abasıyanık.

(Deyim)
Sefasına bakmak

Rahatına bakmak: “Şöyle bir iki parça, sağlam nevinden irat ve akar edinip efendi efendi yan gel, sefana bak.” -E. E. Talu.

(Deyim)
Yedeğe almak (takmak)

1) bağlayarak ardından çekip götürmek: “Sonra otomobili yedeğe takıp götürdüler.” -R. H. Karay. 2) destek verip yanında yürümek, yürümesine ve hareketine yardımcı olmak: “Bunlardan yürümeye mecali olmayan bazılarını erkekler iki taraflarından kollarına girmek suretiyle yedeğe almışlar.” -R. N. Güntekin.

(Deyim)
şansa bırakmak

Oluruna bırakmak.

(Deyim)
Başsız bırakmak

1) yöneticisiz bırakmak; 2) büyüğünü yitirmesine sebep olmak.

(Deyim)
Pire için yorgan yakmak

Pireye kızıp yorgan yakmak.

(Deyim)
Pireye kızıp yorgan yakmak

önemsiz bir durum karşısında kızarak kendisine daha büyük zarar verecek davranışta bulunmak.

(Deyim)
Kına (kınalar) yakmak (koymak, sürmek, vurmak, yakınmak, yakılmak)

1) kınayı su ile karıştırıp bulamaç kıvamına getirerek boyanacak yere sürmek: “Bazıları bütün ele, avuçlara değil, yalnız bir tek parmağın baş kısmına kına koyarlardı ki buna yüksük kına tabir olunurdu.“ -R. H. Karay. 2) mec. birinin uğradığı kötü duruma çok sevinmek.

(Deyim)
Abliyi kaçırmak (bırakmak, koyuvermek)

1) soğukkanlılığını yitirip davranışlarını denetleyememek; 2) şaşırıp ne yapacağını bilememek.

(Deyim)
(birine) abayı yakmak

Tkz. aşırı biçimde gönül vermek, tutulmak, âşık olmak: “Sen mi verdin ona gönül yoksa o mu yaktı sana daha önce abayı?” -O. C. Kaygılı.

(Deyim)
(birinin) başını nâra yakmak

Birini ağır bir zarara uğratmak.

(Deyim)
(birine) tepeden bakmak

Küçümsemek: “Bilakis amele olmayanlara karşı tepeden bakar, onları bir ağacın üstündeki mantarlar gibi görür.” -N. Hikmet.

(Deyim)
Başının çaresine bakmak

Kimseden yardım görmeden kendi işini kendi yapmak.

(Deyim)
(bir şeyin) çaresine bakmak

Gerekeni yapmak, çözüm yolu aramak: “Sıkboğaz etme çocuğum. Bir çaresine bakacağız. Ben annenle konuşurum.” -M. Yesari.

(Deyim)
Peşine takmak

Yanında götürmek: “Valinin yerini öğrendiği gibi savuştu Bayram, İlyas'ı peşine takıp.” -A. Kulin.

(Deyim)
Sınavda bırakmak

Sınavda başarısız saymak.

(Deyim)
Sallantıda bırakmak

Bir şeyi sonuca bağlamamak, savsaklamak.

(Deyim)
Yüzük takmak

Nişanlanmak.

(Deyim)
(birine) yukarıdan bakmak

Kendini karşısındakinden üstün görmek.

(Deyim)
Canını dişine almak (takmak)

1) her tehlikeyi göze alarak işe girişmek: “Öyleyse niye uğraşıyoruz, canımızı dişimize takmışız, sen, ben, Ali, Yel Musa?” -Y. Kemal. 2) bütün gücünü harcayarak yapmak.

(Deyim)
Ortada bırakmak

Birini çok güç bir durumdayken terk etmek.

(Deyim)
Serbest bırakmak

1) tutuklu veya gözaltında bulunan birini serbest, özgür duruma getirmek, tahliye etmek: Elde hiçbir delil olmadığı için serbest bıraktık. 2) kendi düşüncesi ve iradesine göre davranmasına izin vermek: “Akli muvazenesi pek sağlam bulunmadığı için serbest bırakıldı.” -S. F. Abasıyanık.

(Deyim)
Kanı içine akmak

Derdini dışa vuramamak.

(Deyim)
Baş yakmak

Kötü duruma düşürmek.

(Deyim)
Başını ateşlere yakmak

Başına büyük bir dert almak.

(Deyim)
Başını yakmak

Güç bir duruma sokmak.

(Deyim)
Can yakmak

1) zulmetmek, eziyet etmek: “Yahu! Sen en az çirkin, en az can yakıcı bir usulle para çalan bir zavallıdan başka nesin?” -N. F. Kısakürek. 2) bir kimseyi büyük zarar ve ziyana sokmak; 3) üzmek, acı vermek: “Ayrılık! Her vakit can yakar, ağlatır.” -A. Rasim.

(Deyim)
Canını yakmak

1) acı verecek bir biçimde cezalandırmak: “Eskiden uzun seneler askerî rüştiyelerde hocalık etmiş olan bu adam, kim bilir ne kadar çocuğun canını yakmıştı.” -R. N. Güntekin. 2) bir kimseyi, çok sıkıntı ve zarara sokmak: “Ne derse desin, gözü bununta.” -M. Ş. Esendal.

(Deyim)
Cep yakmak

çok pahalı olmak.

(Deyim)
Elektriği yakmak

Bir yeri aydınlatmak için elektrik enerjisini açıp kullanmak: “Ondan hemen ayrılıp elektriği yaktı.” -T. Buğra.

(Deyim)
Gönül yakmak

1) insanı aşırı derecede etkilemek, sarsmak, kendinden geçmesine yol açmak: “Bu sesler, o zamanki hayat zevklerinin iç bayıltıcı bir içkisi gibi gönlümüzü yakarak ta derinliklerimize kadar nüfuz etmesini bilirdi.” -A. Ş. Hisar. 2) aşk dolayısıyla iç yangınına tutulmak.

(Deyim)
Hayrette bırakmak

şaşmasına sebep olmak.

(Deyim)
Arkasını bırakmak

Peşini bırakmak.

(Deyim)
Askıda bırakmak

Sonuca vardırmamak.

(Deyim)
Ayakaltında bırakmak

Ezilmesine, yok olmasına göz yummak, korumamak.

(Deyim)
Baş başa bırakmak

Birinin, bir şeyle veya bir kimseyle yalnız kalmasını sağlamak: “İçten içe bu duruma memnun olarak onları kavgalarıyla baş başa bıraktım.” -A. Ümit.

(Deyim)
Başını boş bırakmak

Yalnız veya serbest bırakmak.

(Deyim)
(bir şeyi) arkada bırakmak

1) bir şeyden epey uzaklaşmış bulunmak; 2) zaman veya düşünce bakımından geçmişte bırakmak: “Uyandığımız zaman üçte birini arkada bırakmışızdır başlayan günün.” -S. F. Abasıyanık.

(Deyim)
Emanet bırakmak (etmek, vermek)

Bir şeyi veya bir kimseyi birine veya bir yere bir süreliğine bırakmak: “Çocuğu annesine emanet etmeyecek, kendisi bakacaktır.” -A. Kutlu.

(Deyim)
Kıçına kına yakmak

Karşısındaki kişinin uğradığı bir olumsuzluğa aşırı derecede sevinmek.

(Deyim)
Işi gücü bırakmak

Yaptığı işten uzaklaşmak: “Su bulmak için işi gücü bırakarak bütün gün su peşine düşmemiz lazım gelecekti.” -B. R. Eyuboğlu.

(Deyim)
Muhayyer bırakmak

Seçmeli bırakmak, seçmeye izin vermek.

(Deyim)
Kötü gözle bakmak

1) bir kimse için iyi olmayan düşünceler beslemek, bunu belli edercesine bakmak: “Tiyatroda kimse kimseye kötü gözle bakamaz.” -S. F. Abasıyanık. 2) cinsel duygu ile bakmak: “Ben bu kambur kızdan hoşlanmışsam, onu sevmişsem neden ona kötü gözle bakmış olayım?” -O. V. Kanık.

(Deyim)
(birinin) eline bakmak

1) bir kimsenin yardımıyla geçinmek: “Bir senedir burada oturuyorlar, o küçüğün eline bakıyorlar.” -P. Safa. 2) “ne getirdi” diye gözlemek.

(Deyim)
Oluk gibi akmak

çok bol ve arası kesilmeden gelmek: “Para oluk gibi akıyordu Nahit'e.” -T. Buğra.

(Deyim)
çıkarına bakmak

Yalnızca kendini ve kendi durumunu gözeterek çıkar sağlamak.

(Deyim)
Yoksun bırakmak (etmek, kılmak)

Yoksun duruma getirmek, bir şeyin yokluğunu çektirmek: “Sözlerimi dinlediler ve öyle cimrileştiler ki kendilerini bile bir lokma yemekten yoksun bıraktılar.” -N. Hikmet.

(Deyim)
Fal açmak (bakmak)

Bakla, su, iskambil vb.ne bakarak gelecekte olacak şeyleri anlamaya çalışmak: “Tutun birer niyet de açayım size birer maydanozlu fal!” -O. C. Kaygılı.

(Deyim)
Fala bakmak

Fal açmak: “Para ile fala baktığı hâlde geçim sıkıntısından kurtulamıyor.” -R. N. Güntekin.

(Deyim)
(birinin) yoluna bakmak

Beklemek.

(Deyim)
üstünden başından akmak

Durumu belirgin bir biçimde anlaşılmak: “Üstünden başından itina akan bir yolcudan yol sorulabilir mi?” -S. F. Abasıyanık.

(Deyim)
Dalgalanmaya bırakmak

Argo dalgınlığından yararlanarak birini kandırmak.

(Deyim)
Maruz bırakmak

Bir olayın veya bir durumun etkisinde bırakmak: “Türk Cumhuriyeti varlığını, istikbalini safsatalarla tehlikeye maruz bırakamaz.” -Y. K. Karaosmanoğlu.

(Deyim)
Keyfine bakmak

Dilediğince yaşamak, güzel vakit geçirmek: “Beyin seni davet etmiş, iç, ye, keyfine bak!” -A. Gündüz.

(Deyim)
Tadına bakmak

Ağzına alıp tadını denemek, test etmek: “Ana çorbaya tuz atıyor, baba mancanın tadına bakıyor.” -O. C. Kaygılı.

(Deyim)
Tadında bırakmak

Aşırılığa kaçmamak: “Yeter artık! Her şeyi tadında bırakmalı.” -A. İlhan.

(Deyim)
Paçalarından akmak

Pislik ve kir çok olmak.

(Deyim)
Tezkere bırakmak

Ask. askerlik görevini bitirdiği hâlde orduda çalışmasını sürdürmek, orduda kalmak.

(Deyim)
Meydanda bırakmak

1) açıkta, evsiz barksız bırakmak; 2) ortada, herkesin gözü önünde bırakmak.

(Deyim)
Kararında bırakmak

ölçüyü aşmamak.

(Deyim)
Yüzüstü bırakmak

1) birini yapayalnız, kimsesiz, kötü bir durumda bırakmak: “Adam yüzüstü bırakıp gidince böyle bir numara çevirip başına kalmayı deniyor anlaşılan.” -E. Bener. 2) bir işi zamanında yapmayıp savsaklamak, olduğu gibi bırakmak, ihmal etmek: “Evdeki işimi gücümü yüzüstü bıraktım.” -H. R. Gürpınar.

(Deyim)
(birinin) gözünün (gözlerinin) içine bakmak

1) bir kimsenin üstüne titremek; 2) buyruğunu yerine getirmeye hazır bulunmak; 3) bir arzunun gerçekleşmesi için gözleriyle birine yalvarmak.

(Deyim)
Boş gözlerle bakmak

Anlamsız bakmak.

(Deyim)
öküz gibi bakmak

Karşısındakini rahatsız edercesine bakmak.

(Deyim)
Etki bırakmak

Kuvvetli bir biçimde etkilemek.

(Deyim)
Sıcak bakmak

Anlayışla karşılamak, olumlu değerlendirmek, ilgi duymak: “Onlardan genelleme yaparak bütün kol emekçilerine sıcak bakma eğilimini edindim.” -R. Erduran.

(Deyim)
şöyle bir bakmak (göz atmak)

Kısaca bakmak.

(Deyim)
Sınıfta bırakmak

Sınıf geçmesine engel olmak.

(Deyim)
Kan dere gibi akmak

Vücudun bir yerinden çok kan akmak veya bir savaşta çok kişi yaralanarak ölmek.

(Deyim)
Dışında bırakmak

Hariç tutmak: “Biz herhangi bir teşebbüs ihtimalini ebediyen hudutlarımız istiyoruz.” -N. F. Kısakürek.

Akmak Kelimesinin İşaret Dilindeki Gösterimi

5 Harf
  • A
  • K
  • M
  • A
  • K

Akmak İle İlgili Kelimeler ve Anlamları

11 Kelime
(yazb.)
Türkü yakmak

Halk Yazınında ölüm, sevgi, ayrılık gibi etkileyici bir olay ve kişileri üzerine türkü oluşturmak.

(yerb.)
çakmaktaşı

Genellikle tortul kayalar içinde, yumru, mercek şeklinde arakatkı veya arakatman olarak görülen, mattan yarı camsıya kadar değişen parlaklıkta, sert, açık gri, kara, sarı, kahverengi veya kırmızı renklerde olabilen, mikro-kriptokristalin silisin kalsedonik bir çeşidi olan çok ince taneli tortul kayaç.

(yerb.)
Kazık çakmak

Bina ya da diğer mühendislik yapılarını sağlamlaştırmak için, belirli yükseklikten düşürülen şahmerdan yardımıyla, çelik, beton veya ahşap kazığın zemine çakılması işlemi.

(blşm.)
çakmak bellek

Bilgisayarın USB soketine takılarak yazılıp okunan taşınabilir sabit bellek; eşanlam: USB bellek.

(f.)
Kakmak

El veya ayakla itmek, ittirmek, itip dürtmek, vurmak: Kimsenin kapısını kakma ki kapın kakmayalar . Şiddetle göğsünden kakarak, “Öte taal be herif” demiş . Köle kapıyı kakarak sırıtkan yüzünü içeri uzattı . Vura vura bir yere sokmak, çakmak, saplamak: “Çivi, direk, kazık kakmak.” Hançeri herifin tâ ciğerine kakarım . ► Kakmak fiiliyle deyimler: Başa kakmak / Dünyâya kazık kakmak / İte kaka / İtip kakmak.

(f.)
Akmak

Bulunduğu yerden daha alçak bir yere doğru gitmek, yukarıdan aşağıya doğru düşmek: Akar gözüm yaşı bir dem silinmez / Ko başın sağ olsun yâr mi bulunmaz . Odanın ortasındaki sular, ambardan boşanıp kilere akan buğday gibi hışıldıyordu . Çeşmelerinden âb-ı hayat akan yer . Dışarı çıkmak, fışkırmak: “Damar kesildi, kan büyük bir hızla akmaya başladı.” “Patlayan borudan akan petrol etrâfı kapladı.” Sızmak, damlamak: “Tavandan akan yağmurun suyu halıyı ıslatıyordu.” Sulu, kırmızı bir kan akmaya başladı . Sütninemin sandık odası bildim bileli akar . Dışarı vermek: “Yarası akmak.” “Burnu akmak.” “Kulağı akmak.” Süzülmek, kaymak, kayarak geçmek: Bir yıldız aktı gök ve deniz sarmaşır gibi / Vuslatta ilk öpüşmeyi andırdı ansızın . Yaylanın üstünden cenûba doğru akan kuş sürüleri . Gelmek veya gitmek, girmek veya çıkmak: Fevc fevc akmakta insanlar bütün müstakbele . Mısır’ın servetinin mühim bir kısmı Abdülmecid, Abdülaziz ve Abdülhamid devirlerinde İstanbul’a akıyordu . Çünkü yukarıdakilerin kesesine akan paralar bu berikilerin kesesinden çıkar . Dolaşmak, cevelân etmek: Damarlarımda tatlı bir sızı ile akan bu lezzete kanmak için… . İnmek: Hatta iki kere beni fenâ halde düşüren dik sokaklardan Tophâne’ye akar, doğru yolun pis kaldırımlarını aşarak Okçu Mûsâ yokuşuna tırmanırdım . Nim küşâde gerdanından kayıp göğsüne doğru akan saçlarıyle… . Erimek, açılmak, yıpranmak: Ökçeleri çarpık, uçları kalkık yamru yumru ayakkabıları toz içindeydi; çarşafının kumaşı da yer yer akmış ve buruşmuştu . Dağılmak, yayılmak, birbirine karışmak: “Korkmayın, sâbit boyadır, akmaz.” mec. Fazlalığından dolayı gözle görülür, hissedilir duruma gelmek, âşikâr olmak, taşmak: “Her hareketinden basitlik akıyor.” Sevdâ yüzünden aktı . Hem öyle yorgunsun ki uyku gözlerinden akıyor . Devam etmek, geçmek, intikal etmek: Nesilden nesile, kalpten kalbe aktı . Ben böyle çağdan çağa Türk gibi akacağım . Meyletmek: Her gördüğüne akma / Tevhîde gel tevhîde . Bugün sevdikleri bir kadından biraz daha güzelcesini yarın görseler hemen ona akıverirler . Çabuk ve farkedilmeden geçmek: “Günler büyük bir hızla akıyor.” argo. Sıvışmak, ortadan kaybolmak. E. T. Türk. Akın etmek, hücum etmek: Aşk nefs iline aktı ne buldu ise yaktı / Kibir kalesin yıktı anca çok savaş oldu . Bu kovduğumuz küffarlar tuğlar üzere akıp bizi bastılar . E. T. Türk. Sıyrılmak, sıyrılıp çıkmak: Berg-i bîdi bâğda âb-ı revân üzre görüp / Dediler akmış gılâfından bu tîğ-i zer-nişan . ѻ Akacak kan damarda durmaz: Olması mukadder bir zarar önlenemez. Akan sular durur: Îtiraz edilemeyecek sözler veya durumlar karşısında, “Artık yapılacak, söylenecek bir şey yok” anlamında kullanılır: Bâzan meselâ fukara kömürsüz otururken tiyatroya para verilir mi yolunda bir cevap alır. Bir mâzeret ki akar sular durur . Akıp gitmek: Bitip tükenmek, geçip gitmek, yok olmak: Fakat eyvah çorak yerde akıp gitmişsin . Leblebi, kişniş şekeri geldi, kum saati gibi aktı gitti . Süratle geçmek: Beri yanda günler akar giderdi . Amma durdurulamayan zaman böylece akıp giderken onun bağrında yükselmiş bir medeniyeti zorlaya zorlaya, sarsa sarsa devirmek gibi bir gaflet olur mu? . Akmasa da damlar: Az da olsa bir gelirdir, faydası var: “Bu küçük evin kirâsı sizi geçindirmez, ama akmasa da damlar.” ► Akmak fiiliyle deyimler: Ağzından bal akmak / Ağzının suyu akmak / Gönlü akmak / Gözü akmak / İki gözüm önüme aksın / Paçalarından akmak / Su gibi akmak.

(f.)
çakmak

Üstüne vura vura bir yere sokup yerleştirmek: “Kazığı çakmak.” “Çiviyi çakmak.” Vurmak: “Tokatı çakmak.” “Sana bir tâne çakarsam görürsün.” Ak sîneme eğri hançer çakarım / Âzat ettim durma kalk git bu yerden . Toprağa çakılı bir kazığa bağlamak. mec. Yerleştirmek, tespit etmek: “Ahlâk kurallarını çocukların kafasına küçükten çakmak lâzım.” “Kafana şunu iyice çak ki seni muhakkak göndereceğim.” Kaçan kim göz gönülden doğru baka / İşitmez kulağına hakkı çaka . argo. Kurnazlık göstererek bir şeyi birine yamamak, yutturmak: “Bana bozuk radyoyu çakmış.” ♦ Çivi ile tutturmak, raptetmek: Çakanlar bilir ki bu boş tabutu… . Vurmak, basmak, sürtmek vb. yollarla işletmek, alev ve kıvılcım çıkarır duruma getirmek: “Çakmağı çakmak.” “Kibriti çakmak.” Boynumdaki su geçmeyen meşin keseden / Çıkardığım kavı çakıp salladım hemen . Şu fener yansa deyip bir kutu kibrit çaktım . argo. Sezmek, farketmek, anlamak: Dün gene bir hoplayışta manavın iki elmasını tırtıkladı. Manav bu manevrayı çaktı, dükkândan fırladı . Heriflerin suratından çaktım . Rahmi maçın heyecanından işin farkına varmadı. Az sonra çaktı . ♦ geçişsiz f. Geçici olarak parıldamak, ışığı görünmek: Suda yıldızların parıltısıdır / Bu karanlıkta bâzı bâzı çakan . Güneşin yedi rengi çakan sürâhi . Bu söz karanlık gecede çakan şimşeğe benzer . argo. Bilgisi olmak, anlamak: Tam aradığımız erkek çocuk, işten de çakar . Hepsinden biraz çakarım . Nûri kardeşim, biz kültür lâfı ediyoruz, sen bundan çakmazsın . argo. Kalmak, başarılı olamamak: Güngör cebirden çakıyor . ♦ İçki içmek: Her akşam birleşir, saat yedilere kadar çakarız . ► Çakmak fiiliyle deyimler: Beyninde şimşekler çakmak / Çivi çakmamak / Hulûs çakmak / İmzâ çakmak / İşâret çakmak / Kazık çakmak / Selâm çakmak / Telefon çakmak.

(i.)
çakmak taşi

Demir ve çeliğe sürtüldüğü zaman kıvılcım çıkaran parlak bir kuvars çeşidi.

()
çakmakçi

Çakmak yapan veya satan kimse. Eskiden çakmaklı silâhların çakmaklarını yapan ve tâmir eden kimse.

()
çakmakli

Barutu, üzerindeki çakmak denen bir zemberek ve çakmak taşından ibâret parçadan çıkan kıvılcım aracılığıyle ateşlenen, ağızdan dolma en eski tüfek çeşitlerinden biri: Martin, mavzer, çakmaklı, çifte, cins cins tüfek ateş ediyordu . ѻ Çakmaklı havan: Bir havan topu çeşidi.

()
çakmaksiz

Kullanılmaz durumda olan tabanca, tüfek vb. halk ağzı. İlk çıktığı zaman kibrite verilen isim.

Yukarı Çık