Anma nedir, ne demek kelimesine ait sonuçlar görüntüleniyor..

Anma Nedir ve Ne Demek?

1
1)
Anma (i. )

i. anmak işi, hatırlama, yâdetme; zikretme, bahsetme. ѻ anma günü (merâsimi, töreni): Bir olayı veya bir kişinin hâtırasını yâdetmek için yapılan tören, ihtifal.

Anma Kelimesi TDK Sözlük Anlamı

2
1)
Anma (isim)

Anmak işi, yâd

2)
Anma

Ölmüş bir insanı hatırlamak için yapılan tören, ihtifal

Anma Kelimesi Diğer Sözlüklerde Ne Anlama Geliyor?

3
1)

BSTS / Bilişim Terimleri Sözlüğü

Bilgi erişimde, erişilen anlamlı belge sayısının derlemde bulunan toplam anlamlı belge sayısına oranı.

2)

BSTS / Mantık Terimleri Sözlüğü

Bir sözedilen dil deyiminin dile getirdiği nesneden değil, kendisinden sözetmek için bu deyimin sözeden dildeki bir adını kullanma.
Böyle bir ad deyimin kendisinden oluşabildiği gibi sözeden dilin özel bir deyiminden de oluşabilir. Krş. anma imleri, kendini adlandırma, kullanma. Örn. 'yes' iki harfli değildir önermesinin tek tırnak içindeki ilk sözcüğü, sözedilen dilin (İngilizcenin) anılan bir deyimidir,

3)

BSTS / Ruhbilim Terimleri Sözlüğü

Daha önce öğrenilenin ya da yaşananın bilince çıkması ya da davranışta yerini alacak biçimde kendini ortaya koyması.

Anma Kelimesinin Diğer Dillerdeki Anlamı

9 Dil
  • İNGİLİZCE (USA) Rated “ What is rated ”
  • ALMANCA Bewertet “ Was wird bewertet ”
  • İSPANYOLCA Nominal “ Lo que se considera ”
  • ÇİNCE 评价 “ 什么是额 ”
  • FRANSIZCA Nominale “ Ce qui est classée ”
  • Arapça تصنيف “ ما هو تصنيف ”
  • İTALYANCA Nominale “ Che cosa è valutato ”
  • JAPONCA 定格 “ どの格付けは、 ”
  • PORTEKİZCE Avaliado “ O que é classificado ”

Anma Kelimesinin Braille Alfabesinde Gösterimi

4 Harf
  • A
  • N
  • M
  • A

Anma Kelimesinin Cümle İçinde Kullanımı

3 Cümle
(Atasözü)
Abdal düğünden, çocuk oyundan usanmaz

Bir kimse sevdiği işi sürekli olarak yapmaktan bıkmaz.

(Atasözü)
Akarsuya inanma, eloğluna dayanma

Akışı ne kadar yavaş olursa olsun akarsuya girmek tehlikelidir, eloğluna güvenmek de doğru değildir, insanı zarara sokabilir.

(Atasözü)
Ağız yemese, yüz utanmaz

Armağan alan, armağanı verenin isteğini yerine getirmemeye çekinir ve mutlaka yapmaya çalışır.

(Atasözü)
Sabahtan karnını doyuran, küçükken evlenen aldanmamış

Yapılacak iş için gerekli gücün elde edilebilmesi için sabahleyin karın doyurulmalıdır, çocukların anne, baba ihtiyarlamadan yetiştirilebilmeleri için de evlenmeleri geciktirilmemelidir.

(Atasözü)
Araba ile tavşan avlanmaz

Her işte başarıya ulaşabilmek için kullanılması gereken özel yöntemler vardır.

(Atasözü)
Pahalı alan aldanmaz

Ucuz olan mal çabuk eskir, pahalıya alınmış gibi olur.

(Atasözü)
Dokuz at bir kazığa bağlanmaz

Bir işin başına, tanınmış kişiliği bulunan birçok kimse birden getirilmemelidir, bunlar anlaşamaz ve birbirlerine düşerler.

(Atasözü)
Ata malı mal olmaz, kendin kazanmak gerek

Babadan kalan mal kalıcı değildir, çabuk biter; kişinin gerçek malı, kendi çalışmasıyla elde ettiği maldır.

(Atasözü)
Aç yanında sarpın kurcalanmaz

Bir kimsenin yanında, onun çok duyarlı olduğu konuya değinmemek gerekir.

(Atasözü)
Ateş demekle ağız yanmaz

Kişi, zararlı bir eylemin sözünü etmekle kendisini zarara sokmuş olmaz.

(Atasözü)
Güneş balçıkla sıvanmaz

Herkesin bildiği gerçek inkâr edilemez.

(Atasözü)
Düğün aşıyla dost ağırlanmaz

Ağırlamanın değeri, özel olarak hazırlanmasında, bir fedakârlık yapılmasındadır.

(Atasözü)
Güvenme (inanma) dostuna, saman doldurur postuna

Dost sandığın birtakım kimseler sana kolaylıkla kötülük edebilirler.

(Atasözü)
Su bulanmayınca durulmaz

Bir konu, türlü çekişmelerden sonra aydınlığa kavuşur, yoluna girer.

(Atasözü)
Ağaca dayanma kurur, adama (insana) dayanma ölür

Insan yapacağı işte başkalarına değil, kendine güvenmelidir.

(Atasözü)
Dişi yalanmazsa erkek dolanmaz

Kadın istek göstermezse, yüz vermezse erkek onun peşine düşmez.

(Atasözü)
Acıkan doymam sanır, susayan kanmam sanır

Bir şeyi uzun süre elde edemeyen kimse, daha sonra o şeyden ne kadar çok edinirse edinsin yine kendisine yetmeyeceği kanısında bulunur.

(Atasözü)
Utanma pazar, dostluğu bozar

Taraflar birbirine ne denli yakın da olsalar bir alışverişte açıkça konuşup anlaşmaları gerekir, “ayıp olur” kaygısıyla başta değinilmeyen konular yüzünden sonradan araya soğukluk, kırgınlık girer.

(Atasözü)
Utanma pazar, mideyi bozar

Taraflar birbirine ne denli yakın da olsalar bir alışverişte açıkça konuşup anlaşmaları gerekir, “ayıp olur” kaygısıyla başta değinilmeyen konular yüzünden sonradan araya soğukluk, kırgınlık girer.

(Atasözü)
Bal bal demekle ağız tatlanmaz

Sözde kalan dilek ve tasarıların iş bitirmede hiçbir etkisi olmaz.

(Atasözü)
Mum yanmayınca pervane dönmez (yanmaz)

Güzelin yoluna baş koyanların ortaya çıkması için o güzelin görünmesi gerekir.

(Atasözü)
Her çiçek koklanmaz

Her güzelle ilişki kurmak doğru değildir.

(Atasözü)
Mal canı kazanmaz, can malı kazanır

Insan mal kazanacağım diye sağlığını tehlikeye atmamalıdır.

(Atasözü)
Köpeğe dalaşmaktan çalıyı dolanmak yeğdir

Edepsiz kimse ile uğraşmamak için onun bulunduğu yerden uzaklaşmak gerekir.

(Atasözü)
Köpeği dövmeli ama sahibinden utanmalı

Sana sataşan kişiyi hırpalarken onu korumakta olan saygı gösterdiğin kimseyi gücendirmemeye de dikkat etmelisin.

(Atasözü)
Kara yaslanma kar erir, ere yaslanma er ölür

Insan başkalarından gelecek olan desteğe çok güvenmemelidir.

(Atasözü)
Harman döven öküzün ağzı bağlanmaz

çalışanın emeğinin karşılığı verilmelidir.

(Atasözü)
Iki at bir kazığa bağlanmaz

Ayrı ayrı düşünceleri ve kişilikleri bulunan iki kişi bir arada yaşayamaz, bir işi birlikte yapamazlar.

(Atasözü)
Allah’ın bildiği kuldan saklanmaz

Kişi işlediği suçtan dolayı önce Tanrı'ya karşı sorumludur ve bu suçu da Tanrı bilir, bu nedenle onu kuldan saklamak gerekmez.

(Atasözü)
Deli arlanmaz, soyu arlanır

Densizce, delice iş yapanlar yaptıklarından utanacak durumda değillerdir ama ailesi, yakınları onların davranışlarından üzüntü duyarlar, utanırlar.

(Atasözü)
Açın kursağına çörek dayanmaz

Yoksulluk içinde bulunan kimsenin bir eksiği giderilse başka bir eksiği kendini gösterir.

(Atasözü)
Bir ev (gemi) donanır, bir kız (çıplak) donanmaz

Bir kızı donatmak, bir ev düzmekten daha güç, daha masraflıdır.

(Atasözü)
Demir ıslanmaz, deli uslanmaz

Her nesnenin, her kişinin değiştirilemeyen bir özelliği vardır.

(Atasözü)
Yalancının evi yanmış, kimse inanmamış

Yalan söylemeyi huy edinen kimsenin sözlerine, gerçeği söylediği zaman bile inanılmaz.

(Atasözü)
Altın yerde paslanmaz, taş yağmurdan ıslanmaz

Değerli kişi veya nesneler, ne türlü uygunsuz koşullar içinde bulunurlarsa bulunsunlar değerlerini ve niteliklerini yitirmezler.

(Atasözü)
Kurban etiyle köpek tavlanmaz

Kimi şeyler, yararlı da olsa herkese verilmez.

(Atasözü)
Hazıra dağlar dayanmaz

Sürekli harcama, en büyük birikimleri bile eritir.

(Atasözü)
Zora dağlar dayanmaz

Zor kullanan kişilere çok güçlü sanılan kimseler bile boyun eğer.

(Atasözü)
El için yanma nâra, yak çubuğunu bak keyfine

Başkalarının derdini kendine sorun yapıp da kendi rahatını ve düzenini bozma.

(Atasözü)
Varını veren utanmamış

Kendisinden bir şey istenen kimse elinde ne varsa onu verebilir; bunun az olmasından veya düşük nitelikte bulunmasından utanç duymamalıdır.

(Atasözü)
Kazanmayanın kazanı kaynamaz

Kazancı olmayan kişinin evinde yemek pişmez.

(Atasözü)
şahin ile deve avlanmaz

Küçük şeyleri elde etmek için yeterli olan araçla, büyük şeyler elde edilemez.

(Atasözü)
Fala inanma, falsız kalma

Kişinin oyalanmak, yalan da olsa geleceği üzerine bir şeyler dinlemek isteğini hoş karşılamak gerekir.

(Deyim)
Cefaya katlanmak

Zulme tahammül etmek: “Hediye istemezler, fazla kıskanmazlar, cefaya katlanırlar, can sıkmazlar.” -P. Safa.

(Deyim)
Ağzı dili bağlanmak

Herhangi bir sebeple konuşamaz olmak.

(Deyim)
(birinin) sırtından (para) kazanmak

Para kazanmak için birini kullanmak: “Benim bu marifetimi bilmeyenlerle bahse girip sırtımdan para kazanan açıkgözler bile oldu.” -H. Taner.

(Deyim)
Kısmeti bağlanmak

Istediği hâlde evlenememek.

(Deyim)
Kısmeti kapanmak

1) kazancı azalmak; 2) kendisiyle evlenmek isteyen biri çıkmamak.

(Deyim)
Eli harama uzanmak

Dinî bakımdan yasaklanmış bir işe yönelmek: “Eli ne vakit harama uzandı?” -H. Taner.

(Deyim)
Ayağına (ayaklarına) kapanmak

1) alçalırcasına yalvarmak: “Sandılar ki ihtiyar bahçıvan, paçaları sıvayacak, yeğenine Rabia'yı almak için paşanın ayaklarına kapanacak.” -H. E. Adıvar. 2) bağışlanmak için yalvarmak.

(Deyim)
Bahtı kapanmak

1) talihsizliğe uğramak, istenen sonuca ulaşmamak; 2) evlenememek.

(Deyim)
(bir şeyin) üstüne kapanmak

Belli bir işi aralıksız bir biçimde yapmak: “Nevin tercüme etmeye hazırlandığı romanın üstüne kapandı.” -S. F. Abasıyanık.

(Deyim)
(birinin) dizlerine kapanmak

çok yalvarmak.

(Deyim)
Eline ayağına kapanmak (sarılmak, düşmek)

Birine çok yalvarmak.

(Deyim)
Gözleri kapanmak

1) ölmek; 2) çok uykusu gelmek.

(Deyim)
Hava kapanmak

Gökyüzü bulutlarla örtülmek.

(Deyim)
Içi kapanmak

Sıkılmak, bunalmak.

(Deyim)
Içine çekilmek (kapanmak)

çevresindeki kişilerle ilgi kurmamak, duygularını kimseye açmamak: “O sene çok içine çekilmiş, daima boş vakti kütüphanede geçen ağır bir talebe vaziyetini almıştı.” -H. E. Adıvar.

(Deyim)
Iştahı kapanmak (kesilmek)

Yemek isteği yok olmak: “Doktor muayenesine gitmek için aldığı her randevunun ardından korkudan iştahı kesiliyordu.” -S. Erez.

(Deyim)
Kapana düşmek (girmek veya kısılmak veya koymak veya tutulmak veya yakalanmak)

Içinden çıkılmaz bir duruma düşmek, ele geçmek: “Onlar beni kapana koyacaklarını sanadursunlar.” -R. H. Karay.

(Deyim)
Kapılar yüzüne (üzerine veya üstüne) kapanmak

Istenilen şeye ulaşma imkânı verilmemek.

(Deyim)
Secdeye varmak (kapanmak)

Secde etmek.

(Deyim)
Diliyle tutulmak (yakalanmak)

Suçunu, kendi konuşması ile açığa vurmak.

(Deyim)
Ağız kullanmak

Duruma, ortama göre söz söylemek: Ben nasıl ağız kullanıyorsam sen de o yolda konuş.

(Deyim)
Yüreği boğazına tıkanmak

Sıkılmak, üzülmek, dertlenmek: “Yüreğim boğazıma tıkanmış bir hâlde, bu basit, bu aşağılık konuşmaları dinliyorum.” -Y. K. Karaosmanoğlu.

(Deyim)
Canından bezmek (bıkmak veya usanmak)

ölümü göze alacak kadar sıkıntı içinde olmak: “Artık doğrusu bendeniz canımdan bıktım.” -M. Ş. Esendal.

(Deyim)
Dümen kullanmak

Argo bir işi kurnazca yönetmek.

(Deyim)
Cinleri başına toplanmak (üşüşmek)

öfkelenmek.

(Deyim)
Kan (kanı) başına çıkmak (sıçramak veya toplanmak)

öfkelenmek: “Kan başına çıkarmış zavallının ve hep bağırmak, bağırmak istermiş.” -P. Safa.

(Deyim)
Midesi ekşimek (kaynamak, yanmak)

Yeni yenilmiş yiyeceklerden ötürü midede rahatsızlık duymak: “Şu midesi ekşimese hayat da ekşimeyecek onun için, ama ne yapsın?” -N. F. Kısakürek.

(Deyim)
Fedakârlığa katlanmak

Bir amaca, bir emele ulaşmak için birçok sıkıntıya, üzüntüye, güçlüğe dayanmaya çalışmak.

(Deyim)
Teker meker yuvarlanmak

1) döne döne yuvarlanmak; 2) iyi durumda olan bir kişi durumunu birdenbire yitirmek.

(Deyim)
Tepetakla gitmek (yuvarlanmak)

Hızlı bir biçimde toplumsal ve ekonomik durumu bozulmak.

(Deyim)
Açıklık kazanmak

Bir konu aydınlanmak, anlaşılır duruma gelmek.

(Deyim)
Bağışıklık kazanmak

1) bazı mikroplara karşı aşı veya doğal yolla dirençli duruma gelmek; 2) mec. korunaklı olmak: “Bu tehditlere karşı hususunda şaşılası bir yetiye de sahiptiler.” -E. Şafak.

(Deyim)
Bahsi kazanmak

Ileri sürülen, savunulan görüşün doğru olduğu belli olmak.

(Deyim)
Başarı göstermek (kazanmak)

Başarmak: “Arandığı, fikri sorulduğu, başarı kazandığı da oluyordu.” -R. H. Karay.

(Deyim)
(birinin, birilerinin) takdirini kazanmak

Bir kimse veya bir topluluk tarafından beğenilmek: “İhtimal ki senin alın yazında şunlar yazılıydı: Âlemin saygı ve takdirini kazanmış bir adam olacaksın.” -Y. K. Karaosmanoğlu.

(Deyim)
çuvalla para kazanmak

Aşırı kazanç sağlamak.

(Deyim)
Deneyim kazanmak

Deneyimli duruma gelmek.

(Deyim)
Ekmeğini kazanmak

Geçimini sağlamak: “İçi huzurlu, akşama dek çalışmış, ekmeğini kazanmış.” -M. İzgü.

(Deyim)
Kendini matah sanmak

Kendini olduğundan daha fazla değerli kabul etmek: “Bunu kendini matah sanmış bir Batılı aydın olmanın kefareti olarak yaptığını söylemiş.” -H. Taner.

(Deyim)
Ateş gibi yanmak

Ateşi yükselmek: “Alnı, yanakları ateş gibi yandığı hâlde vücudu tir tir titriyor, dişleri birbirine çarpıyordu.” -H. Taner.

(Deyim)
Ateşler içinde yanmak

1) hasta çok ateşli bir durumda olmak; 2) mec. bir şeye fazlasıyla tutulmak.

(Deyim)
Bağrı yanmak

1) üzüntü çekmek, çok acı duymak: “En büyüğünü kaybeden halk sanatkârının birkaç mısrası ile türkü bize bağrı yanan Anadolu'nun feryadını getirecek.” -B. R. Eyuboğlu. 2) çok susamış olmak.

(Deyim)
Başı nâra yanmak

Başkası uğruna büyük bir zarara uğramak.

(Deyim)
Biber gibi yanmak

1) deri, göz vb. çok acımak; 2) çok üzülmek, dertlenmek.

(Deyim)
(birinden, bir şeyden) ağzı yanmak

Bir şeyden veya kişiden büyük zarar görmek: “Ağzım yanmıştı bir kez şişman kadından, biz etine buduna aldanmıştık.” -M. İzgü.

(Deyim)
Düğün aşıyla dost ağırlanmaz

“ağırlamanın değeri, özel olarak hazırlanmasında, bir fedakârlık yapılmasındadır” anlamında kullanılan bir söz.

(Deyim)
üstüne çullanmak

Saldırarak üzerine abanmak.

(Deyim)
üzerine çullanmak

üstüne çullanmak: Korku, su içen bir ceylana saldıran kurt gibi üzerime çullandı.

(Deyim)
Gafil avlanmak

Beklenmedik bir sırada yakalanmak, habersiz ve hazırlıksız bir anda bir olayla karşılaşmak, zor duruma düşürülmek: “Atatürk bizden ayrılınca öbür sınıflara da girmiş. Fakat onlar bizim gibi önceden hazırlanmadıklarından gafil avlanmışlar.” -H. Taner.

(Deyim)
Duygu uyanmak

Bir duygu oluşmak.

(Deyim)
Kuşku uyanmak

Kuşku oluşmak: “Fakat bu mektubun yazısı önceki gün gelen zarf üzerindeki yazıya çok benzediği için genç adamın yüreğinde bir kuşku uyanıyor.” -Y. K. Karaosmanoğlu.

(Deyim)
şüphe uyanmak

Kuşku uyanmak.

(Deyim)
Umut uyanmak

Umut doğmak, umut belirmek.

(Deyim)
ümit uyanmak

Umut uyanmak.

(Deyim)
Batağa saplanmak

Içinden çıkılması güç bir durumda olmak: “Uzun yıllardan beri parasal bakımdan tam bir batağa saplanmıştı.” -H. Topuz.

(Deyim)
Karamürsel sepeti sanmak

Bir kimse veya şeyi ufak, önemsiz saymak.

(Deyim)
(birini veya bir şeyi) tepe tepe kullanmak

Sağlamlığına güvenilen şeyleri yıpranacağını düşünmeden, esirgemeden, sakınmadan hoyratça kullanmak.

(Deyim)
Zemzem suyu ile yıkanmak

Hiçbir suçu veya günahı olmamak: “Konferansı düzenleyenlerin hepsi, zemzem suyuyla mı yıkanmışlar sanki?” -T. Halman.

(Deyim)
Gözleri buğulanmak (bulutlanmak)

Gözleri yaşararak çevreyi bulanık görmek.

(Deyim)
Göğsü daralmak (tıkanmak)

1) güçlükle nefes almak; 2) mec. içi sıkılmak: “Öteden beri yola yüzü yoktu. Hele yokuşları karşıdan gördüğü vakit göğsü tıkanırdı.” -R. N. Güntekin.

(Deyim)
Puan almak (kazanmak)

1) spor karşılaşmalarında başarılı bir oyun çıkararak kendine sayı sağlamak; 2) genellikle test biçimindeki sınavda herhangi bir puan elde etmek; 3) mec. itibar kazanmak, takdir edilmek.

(Deyim)
Zembereği boşalmak (boşanmak)

1) zembereği kurulmaz duruma gelmek; 2) mec. kendini tutamayarak uzun uzun ve sesli gülmek.

(Deyim)
Fenersiz yakalanmak

Beklenmedik bir zamanda istenmeyen bir durumla karşılaşmak.

(Deyim)
Gözünden kıskanmak

üzerine titremek, kollayıp gözetmek.

(Deyim)
Gözünden (gözlerinden) yaş (yaşlar) boşanmak

çok ağlamak: “Gözlerinden yaşlar boşandı birden.” -C. Uçuk.

(Deyim)
Benzi kanlanmak

Sağlıklı duruma gelmek, canlanmak.

(Deyim)
Biti kanlanmak

Sıkıntı içinde yaşayan bir kişi para ve varlık yönünden güçlenmek: “Fakat geçim durumunu az çok düzene sokmuş ve biti kanlanmışlar için rütbe ve şeref, paranın da üstündedir.” -R. N. Güntekin.

(Deyim)
Gözleri kan çanağına dönmek (kanlanmak)

1) uykusuzluk, yorgunluk, ağlama vb. sebeplerle gözleri çok kızarmak: “Kerem'in kusacağı geliyordu. Gözleri kan çanağına dönmüştü.” -Y. Kemal. 2) sinirden, öfkeden, hiddetten gözleri irileşmek ve kızarmak.

(Deyim)
Aynı ağzı kullanmak

Aynı şeyi söylemek, aynı düşünceyi ileri sürmek.

(Deyim)
Gelip çatmak (dayanmak)

Vakti gelmek, kaçınılmaz olmak: “Ayrılık günleri geldi dayandı.” -Âşık Veysel. “Konser günü gelip çattığındaysa stadyumda mahşeri bir kalabalık vardı.” -M. Mungan.

(Deyim)
Iş çatallanmak

Bir işte güçlükle karşılaşmak.

(Deyim)
Zaman kazanmak

Vakit kazanmak.

(Deyim)
Vakit kazanmak

1) bir şeye ayrılan süreyi azaltmak; 2) karşı tarafı oyalayarak kendi hazırlanma süresini uzatmak.

(Deyim)
Nazına katlanmak

Istenen her şeyi hangi durumda olursa olsun yerine getirmek: “Cemal Paşa, gençlik akımı içinde hatırı sayılır olduğunu bildiği için sonuna kadar Halide Hanım'ın nazına katlandı.” -F. R. Atay.

(Deyim)
Düz duvara tırmanmak

çocuk, çok yaramazlık yapmak.

(Deyim)
Beyni bulanmak

1) sersemlemek, düşünemez olmak; 2) kötü bir şey sezinlemek.

(Deyim)
Gönlü bulanmak

1) kusacak gibi olmak; 2) mec. kuşkulanmak.

(Deyim)
Gözü bulanmak

Bulanık görmeye başlamak.

(Deyim)
Hava bulanmak

Yağmur yağacak duruma gelmek.

(Deyim)
Içi bulanmak

Kusacak gibi olmak: “Tabanları, dizleri sızlar gibi oldu. Bir de içi bulandı, kusacak gibi oldu.” -B. Felek.

(Deyim)
Kafası bulanmak

Bir olay karşısında aklı karışmak, anlayamaz, kavrayamaz duruma gelmek.

(Deyim)
Midesi bulanmak

1) kusacak gibi olmak; 2) mec. iğrenmek, tiksinmek; 3) mec. kuşkulanmak, işkillenmek; 4) mec. huzursuz olmak, rahatı kaçıp tedirgin olmak, hoşlanmamak: “Bu rahatlık, bolluk, ferahlık havasına esir ticareti, sömürgecilik gibi kokular karışınca insanın midesi bulanıyor.” -B. R. Eyuboğlu.

(Deyim)
Zihni bulanmak (karışmak)

1) düşünürken olaylar arasındaki bağlantıyı yitirmek; 2) ne yapacağını şaşırmak: “Duvar saatine bakmayı akıl ettiğinde ise zihni adamakıllı bulandı.” -İ. O. Anar.

(Deyim)
Cebir kullanmak

Bir işi yaptırmak için zora başvurmak.

(Deyim)
Perisi hoşlanmamak

Yakınlık duymamak, ısınamamak.

(Deyim)
Bir şey sanmak

Bir kimseyi, bir şeyi, bir yeri gerçeğinden, olduğundan başka türlü düşünerek hayal kırıklığına uğramak, değerlendirmede yanılmak: Tüccar deyince biz de onu bir şey sandık.

(Deyim)
Boğazına bir yumruk tıkanmak (gelip oturmak)

Konuşamaz olmak, sesi çıkmamak: “Babasının adı anılınca Ferit'in boğazına bir yumruk tıkandı.” -A. İlhan.

(Deyim)
Adam kullanmak

1) birini çalıştırmasını bilmek; 2) birini kendi çıkarına alet etmek.

(Deyim)
Ay harmanlanmak

Ayın çevresinde ayla oluşmak.

(Deyim)
Elifi mertek sanmak

çok cahil olmak: “Bir şişe görürsün, üstünde 'ilaç' yazar. Benim gibi elifi mertek sanan takımdansan şurup sanır içersin, zehirlenir ölürsün.” -R. N. Güntekin.

(Deyim)
Güven kazanmak

Kendisine inandırmak.

(Deyim)
Giyinip kuşanmak

özenle giyinmek: “Giyinmiş kuşanmış, benim de giyinip kuşanıp hazır olmamı bekliyor.” -A. Ağaoğlu.

(Deyim)
Ipten kuşak kuşanmak

Yoksul düşmek.

(Deyim)
Kılıç kuşanmak (takmak)

Kılıcı olmak ve onu taşıyacak güce ve yetkiye hak kazanmak: “Harbiyede beraber okumuşlar, beraber kılıç kuşanmışlardı.” -H. E. Adıvar.

(Deyim)
Peştamal kuşanmak

1) peştamal giyinmek; 2) mec. bir zanaatta ustalık kazanmak.

(Deyim)
şap gibi yanmak

Ortada kalmak, destek bulamamak.

(Deyim)
Beyni karıncalanmak

Zihin yorgunluğundan düşünemez olmak.

(Deyim)
Kalbi dayanmamak

1) aşırı heyecan, üzüntü, yorgunluk veya herhangi bir hastalık yüzünden kalbi durmak, ölmek; 2) yüreği dayanmamak.

(Deyim)
Kalbi parçalanmak

Yüreği parçalanmak.

(Deyim)
Her gördüğü sakallıyı babası sanmak

şaka görünüşe aldanmak.

(Deyim)
Bıçak gibi saplanmak

Sancı, ağrı birden ve güçlü olarak gelmek.

(Deyim)
Bıçak kemiğe dayanmak

çekilen sıkıntı artık katlanılamayacak bir duruma gelmek: “Bıçak kemiğe dayandı mı başkaldırır, canını sakınmaz, hakkını ister.” -A. Ağaoğlu.

(Deyim)
Sinirleri boşanmak

Sinirlenip kendini tutamayarak gülmek, ağlamak veya bağırmak: “Şimdi soğukkanlı olan amcam, benim ise sinirlerim boşanmak üzere.” -A. Ümit.

(Deyim)
Hor davranmak

Kıymetini bilmemek.

(Deyim)
Hor kullanmak

Dikkat etmeyerek hoyratça kullanmak.

(Deyim)
Beyni sulanmak

Düzgün düşünemez olmak, bunamak: “Beyni sulanan bu ayyaş, iğrenç mahluku onlara anlatmakta ne fayda olabilirdi.” -M. Yesari.

(Deyim)
Kalbine saplanmak

Yüreğine saplanmak.

(Deyim)
Yüreğine saplanmak

Aşırı derecede acı duymak, içine oturmak.

(Deyim)
(bir şeye) pamuk ipliğiyle bağlanmak

Her an bozulmaya, kopmaya hazır olmak.

(Deyim)
Derdine yanmak

Kendi durumuna üzülmek.

(Deyim)
Yatağa bağlanmak

Yataktan kalkamayacak kadar hasta olmak.

(Deyim)
Canım dese canın çıksın diyor sanmak

Birinin en gönül okşayıcı sözleri bile kendisine dokunmak, batmak.

(Deyim)
Kendini bir şey sanmak

Kendini olduğundan çok değerli görmek.

(Deyim)
Köşe bucak kaçmak (saklanmak)

Kimseye görünmek istememek: “Anası köşe bucak kaçıyor, tenha bir yer buldukça hıçkırıyordu.” -R. Enis.

(Deyim)
Gözü dumanlanmak

öfkeden gözü hiçbir şey görmez duruma gelmek.

(Deyim)
Tabancaya davranmak

Ateş etmek için tabancayı bulunduğu yerden almaya kalkışmak: “Tabancasına davranmaya vakit kalmadan sıkışıverdi kalabalığın ortasına.” -Ç. Altan.

(Deyim)
Dallanıp budaklanmak

Bir iş, bir sorun büyüyerek karışık duruma gelmek: “İş iyice dallanıp budaklanmadan amcayla konuşsam mı acaba?” -A. Ümit.

(Deyim)
Sucuk gibi olmak (ıslanmak)

Baştan aşağı ıslanmak.

(Deyim)
Ciğeri parçalanmak

Yüreği parçalanmak.

(Deyim)
Ciğeri yanmak

çok acı ve sıkıntı çekmek, büyük bir acıya uğramak, yüreği yanmak.

(Deyim)
çarşafa dolanmak

Argo bir işin içinden çıkamamak, kötü ve başarısız duruma düşmek, zor durumda kalmak, çarşaflamak.

(Deyim)
Maharet kazanmak

Beceri edinmek, ustalaşmak.

(Deyim)
Iki seksen uzanmak

Alay bir çarpma, vurma sonucu boylu boyunca serilmek.

(Deyim)
(birinin) ağzını kullanmak (satmak)

Birinin söylediklerinin aynısını söylemek.

(Deyim)
Umut bağlanmak

Olmasını, olacağını ummak.

(Deyim)
Ayağına dolanmak (dolaşmak)

1) başkasına yapmayı tasarladığı kötülük kendi başına gelmek; 2) iş yapmakta olan birine engel olmak, yürümesine engel olmak.

(Deyim)
şakakları ağarmak (beyazlanmak)

Yaşlanmak: “Ben o eski adam değilim, şakaklarım nasıl beyazlanmış, görmüyor musun?” -Y. K. Karaosmanoğlu.

(Deyim)
Kalp (kalbini) kazanmak (fethetmek)

Ince bir davranış veya güzel bir sözle birinin sevgisini kazanmak, ilgisini çekmek: “Hele düzmece şehzadenin kadife pantolonuyla sivri güzel çehresi derhâl kadının kalbini kazandı.” -R. N. Güntekin.

(Deyim)
Külfete katlanmak

Sıkıntıya, zorluğa önem vermemek: “Ben en hain, en merhametsiz hücumları yapmak için bu kadar külfetlere katlanıp buralara gelmiştim.” -A. Gündüz.

(Deyim)
Meşakkate katlanmak

Güçlüğe, sıkıntıya dayanmak, göğüs germek.

(Deyim)
Zahmete girmek (katlanmak)

Zahmet etmek: “Bu kadarcık zahmete de katlanacaksınız artık.” -A. Ümit. “Bunun için büyük zahmetlere girmeye gerek yoktur.” -S. Birsel.

(Deyim)
(bir şeye) can dayanmamak

Bir şey karşısında insanın dayanıklılığı elden gitmek: “Bir lacivert petunya vardır ki renginin hoşluğuna canlar dayanmaz.” -A. Boysan.

(Deyim)
(birini) maşa gibi kullanmak

Maşası olmak.

(Deyim)
Basireti bağlanmak

Iyi düşünemez, gerçeği göremez bir duruma düşmek: “Bazen en mahir canilerin bile böyle mühim nisyanlarda bulunacak kadar basiretleri bağlanır.” -H. R. Gürpınar.

(Deyim)
Nam kazanmak

ün sahibi olarak tanınmak: “Karaman alayı, bizim harp tarihimizde büyük nam kazanmış bir alaydır.” -A. Gündüz.

(Deyim)
Gaza basmak (dayanmak)

1) harekete geçirmek veya hızını artırmak için motorlu taşıtın gaz pedalına basmak; 2) mec. bir işi hızlandırmak.

(Deyim)
Kapıya dayanmak

1) gelip çatmak: “Kış kapıya dayandı, daha kömür alamadık.” -R. N. Güntekin. 2) bir şey elde etmek için bir yeri, bir kimseyi zorlamak, göz korkutmak: “Bereket versin ki padişahın cellatları kapıya dayanmadılar.” -İ. O. Anar.

(Deyim)
Yumurta kapıya dayanmak (gelmek)

Yapılacak iş için zaman çok daralmak.

(Deyim)
Ağzında bakla ıslanmamak

Sır saklamamak.

(Deyim)
Kurum kurum kurumlanmak (kurulmak)

Büyüklenmek, böbürlenmek.

(Deyim)
Hazırlıksız yakalanmak

Ani gelişen bir olayla beklenmedik bir biçimde karşılaşmak: “Hazırlıksız yakalandığım için bir an ne yanıt vereceğimi bilememiştim.” -A. Ümit.

(Deyim)
Hak kazanmak

Emeğin karşılığını alabilecek duruma gelmek: “Senin kadar kimse kendi vatanına sahip olmaya hak kazanamamıştır.” -A. H. Müftüoğlu.

(Deyim)
Hayatını kazanmak

Geçimini sağlamak: “Hayatımı kazandığımda senin elini sıcak sudan soğuk suya sokturmam.” -A. Kutlu.

(Deyim)
Ivme kazanmak

Hızlanmak.

(Deyim)
Kişilik kazanmak

Bir kişinin öz yapısı, kişiliği belirginleşmek.

(Deyim)
Nârına (nâra) yanmak

Ateşine yanmak: “Bizim çocukluğumuz, söğüt ağacından düdük yontmakla geçerken bir gün ele avuca sığmayan bir arkadaşın nârına yandık.” -B. R. Eyuboğlu.

(Deyim)
Yara kapanmak

Yara iyi olup geçmek.

(Deyim)
Sempatisini kazanmak

Birinin sevgisini, ilgisini ve yakınlığını kazanmak.

(Deyim)
Kafası dumanlanmak

1) çok dalgın olmak; 2) sarhoş olmak: “Saz, söz başlasın, içki ile kafalar iyice dumanlansın, cümbüş tam kıvamını bulsun.” -H. R. Gürpınar. 3) esrar içmiş olmak.

(Deyim)
Sevap kazanmak (işlemek)

Hayırlı bir davranışta bulunmak: “Gülsüm'ün sevinci sade sevap kazanmak ümidinden doğmuyordu.” -R. N. Güntekin.

(Deyim)
Başı bağlanmak

1) evlendirilmek; 2) birini yandaş olarak kazanmak, kendi yanında tutmak: “Başı bağlananların vekillerine birer samur kürk gelmiştir.” -S. Birsel.

(Deyim)
Nafaka bağlanmak

Yasaca, bakılması zorunlu olan kişiye mahkeme kararıyla evlat, koca gibi bir kimsenin, geçim parası vermesini sağlamak.

(Deyim)
Ağzı sulanmak

1) imrenmek; 2) yeme, içme isteği artmak.

(Deyim)
Gözleri sulanmak

Gözlerine yaş gelmek.

(Deyim)
Kanı sulanmak

Kansızlığa uğramak.

(Deyim)
Yağmur boşanmak

Birdenbire çok yağmur yağmak.

(Deyim)
Içi dayanmamak

Acıklı bir durumu kaldıramamak.

(Deyim)
Yüreği dayanmamak

Acısına katlanamamak, çok acı duymak.

(Deyim)
Sarılıp kundaklanmak

Yoğun etki altında kalmak: “Çünkü bir bakmışım ki hep başkalarının fikirleriyle sarılıp kundaklanmışım.” -E. Işınsu.

(Deyim)
(birinin) ateşine yanmak

Bir kimse yüzünden zarara uğramak.

(Deyim)
Canı yanmak

1) çok acı duymak; 2) acı bir deneme geçirmek; 3) bir işte zarar görmek.

(Deyim)
çevir kazı yanmasın

Alay karşısındakine dokunacak yersiz bir söz söylediğini fark eder etmez sözünü çevirmeye kalkışanlara söylenen bir söz.

(Deyim)
Dert yanmak

Derdini sızlanarak anlatmak: “Müşteriler ay başında borç ödeyeceklerine Tevfik'e dert yanıyorlar.” -H. E. Adıvar.

(Deyim)
Dili yanmak

1) üzüntü ve eziyet çekmek, zarara uğramak: “Otobüs yolculuğundan bir hayli dilim yandı.” -B. R. Eyuboğlu. 2) bıkmak, nefret etmek: “Şair neslinin şarkıdan o kadar dili yandı ki şarkı kelimesini nerede görse silip üstüne türkü diyecek.” -B. R. Eyuboğlu.

(Deyim)
ışıl ışıl yanmak

Parlamak: “Gözleri ışıl ışıl yanan bir kara kedi gibi pusudaydı.” -K. Korcan.

(Deyim)
Içi yanmak

1) çok susamak; 2) büyük bir acı, sıkıntı vb. nedenlerle çok üzülmek: “Sanki ağlayan ve en çok içi yanan o değildi.” -T. Buğra. 3) bir şeye karşı büyük bir özlem duymak: “Biliyorum içiniz vatan aşkıyla yanıyor, aynen benim gibi.” -M. İzgü.

(Deyim)
Için için yanmak

1) ateşin yanması sürmek, farkına varılmadan yanmak: “Pamuk için için yanıyor, zaman zaman küçük parıltılar çıkarıyordu.” -A. Kutlu. 2) mec. dışa vurmadan çok üzülmek.

(Deyim)
(bir söz, birilerinin) ağzında çalkalanmak

üzerinde çok konuşulmak: “Fakat bütün memleketin ağzında çalkalanan bu evlerin anha minha 5000 liradan fazlaya çıkmayacağı.” -S. F. Abasıyanık.

(Deyim)
Kıvrım kıvrım kıvranmak

1) çok acı çekerek kıvranmak; 2) yalvarma, sıkıntı vb. bir sebeple çok kıvranmak.

(Deyim)
Yüreği sıkışmak (tıkanmak)

1) kalp atışları düzensiz olmak, sıkıntı duymak; 2) mec. bir meseleden dolayı aşırı üzülmek.

(Deyim)
Görünüşe aldanma

“yalnızca dış görünüşe bakarak yargıya varmak insanı yanıltabilir” anlamında kullanılan bir söz.

(Deyim)
Kalıbından utanmamak

Dıştan görüntüsünün verdiği etkiyi hiçe saymak: “Yalan söylüyorsun ha bire kalıbından utanmadan, sana inanmıyorum.” -K. Korcan.

(Deyim)
Soğuk ter dökmek (basmak, boşanmak)

Korkmak, heyecanlanmak, bunalmak, gerilmek: “Safinaz kardeşini düşününce soğuk ter döktü.” -H. E. Adıvar. “Hele ansızın alnını, bıyıklarının dibini ve ensesini basan soğuk ter, sinsi bir ölüm korkusunu içine yılan gibi akıtıyor.” -A. İlhan. “Elleri ayakları buz kesildi, soğuk bir ter boşandı bütün vücudundan.” -Ç. Altan.

(Deyim)
Ter boşanmak

çok terlemek.

(Deyim)
Popülarite kazanmak

Halk tarafından sevilmek, tutulmak: “Bir halk çocuğu olarak popülarite kazanmış, önce elinizde, sonra partinizde basamakları çıkmış, parlamentoya girmişsiniz.” -H. Taner.

(Deyim)
Rağbet görmek (kazanmak)

Istenilmek, beğenilmek, istekle karşılanmak: “... haftanın bir gecesinde yalnız kadınlara oynayacak kadar mahallede rağbet kazandı.” -H. E. Adıvar.

(Deyim)
Iliğine kadar ıslanmak

çok ıslanmak: “İliklerine kadar da ıslanmış ve soğuk almış.” -N. F. Kısakürek.

(Deyim)
Gönlü kanmak

Bir işle ilgili kaygısı kalmamak, mutmain olmak, müsterih olmak.

(Deyim)
Politik davranmak

Belli bir amaca ulaşmak için uzlaşmaya, iyi geçinmeye önem vererek hareket etmek.

(Deyim)
Dalgalanmaya bırakmak

Argo dalgınlığından yararlanarak birini kandırmak.

(Deyim)
Içi paralanmak (parçalanmak)

Birine acıyarak çok üzülmek: “Yusuf için her fedakârlığa razı idim. Fakat buna imkân göremiyordum. İçim parçalandı.” -R. N. Güntekin.

(Deyim)
Yüreği parçalanmak

çok acımak: “Bir dilenci çocuğuna dayak attığını görmüş, yüreği parçalanmıştı.” -R. N. Güntekin.

(Deyim)
Sütten ağzı yanmak

Bir olaydan gerekli dersi alarak uyanık davranmak.

(Deyim)
Aklını kullanmak

Iyice düşünüp taşınarak hareket etmek: “Hayatta güçlü olacaksın, parasız kalmayacaksın, aklını kullanacaksın.” -Ü. Dökmen.

(Deyim)
Inisiyatifini kullanmak

Gerekli kararları öncelikle almak.

(Deyim)
Kafasını kullanmak

Akıllıca davranmak.

(Deyim)
Kötüye kullanmak

1) yetkisini yasalara aykırı yolda kullanmak: Görevlerini kötüye kullandılar. 2) birinin iyi davranışından istenilmeyen yolda yararlanmak: “O benim dinlemekteki sabrımı, saflığımı kötüye kullandı.” -H. R. Gürpınar.

(Deyim)
Oy vermek (kullanmak)

Herhangi bir konuya ait tercihini belirtmek, rey vermek: “Yıllardır, kime oy verdiğini bile bilmiyorsunuz.” -A. Ağaoğlu.

(Deyim)
Zor kullanmak

Bir işin yapılması için her türlü baskıya başvurmak.

(Deyim)
ün almak (kazanmak, salmak, yapmak)

ünü herkesçe bilinmek ve her yerden duyulmak: “Dünyaca ün almış Mark Twain Derneğinin fahri üyeliğini aldığını duyunca...” -S. F. Abasıyanık. “Ramazan, sertliği, zulmü ile ün salmış bir kabadayı idi.” -H. E. Adıvar.

(Deyim)
Ihtiyatlı davranmak

Uyanık olmak, düşünerek davranmak: “Benim soyulmaya değer bir şeyim olduğu kimsenin aklına gelmezdi ama yine de lazımdı.” -H. E. Adıvar.

(Deyim)
Keseye davranmak

ödemek istemek: “Sizi fena alıştırmışlar. Hemen keseye davranmayın.” -M. Ş. Esendal.

(Deyim)
Silaha davranmak

Kullanmak için silahına el atmak.

(Deyim)
Kulakları paslanmak

çoktan beri müzik dinlememiş olmak.

(Deyim)
Kulağına inanmamak

Duyduklarının doğruluğundan şüphe etmek: “Kulaklarıma inanamıyordum, bu kadar narin, bu kadar nahif bir vücutta böyle bir ruh...” -Ö. Seyfettin.

(Deyim)
Içinden yanmak

çok istemek, sabırsızlık göstermek: “Yanımızdan bir ayak evvel kaçmak için içinden yanıyor.” -H. E. Adıvar.

(Deyim)
şöhret bulmak (kazanmak)

ün sahibi olmak, üne kavuşmak, ünlenmek: “Fakat Nedim'den hoşlanan kızlarla kadınların çoğu onu, yeni şöhret bulan bir sinema aktörüne benzetmektedir.” -Y. K. Karaosmanoğlu. “Her mahallede hatta satıcılar arasında şöhret kazanmış olan güzel sesliler bulunurdu.” -A. Ş. Hisar.

(Deyim)
Al kanlara boyanmak

1) yaralanmak; 2) vurularak ölmek; 3) şehit olmak.

Anma Kelimesinin İşaret Dilindeki Gösterimi

4 Harf
  • A
  • N
  • M
  • A

Anma Kelimesi İle Türetilen Diğer Kelimeler

1251 Kelime

Anma İle İlgili Kelimeler ve Anlamları

542 Kelime
()
Bağımsızlık kazanma

çocg. egitb. Çocuğun ya da gencin, ruhsal yönden anne babaya ya da büyüklere bağlılığının azalması; bağımsız olarak karar verebilmesi.

(yerb.)
Faya bağlı eğim kazanma

Çoğunlukla listrik fay bloklarının hareketleri sonucu, tavan bloğunda yer alan kayaların eğim kazanması.

(huk.)
Meslekte kazanma gücünün yitimi

Sigortalının, hastalık, sakatlık ya da ruhsal durumundaki zayıflama nedeniyle mesleksel gelir elde etme yeteneğini belli ölçüde yitirmesi.

(inş.)
Borulanma

Toprak dolgu barajların ve akarsu yatağı üzerinde inşa edilen su yapılarının temeli altında oluşan ve bu barajların toptan göçmesine dahi yol açabilecek türdeki istenmeyen su yolu oluşumu; eşanlam: zemin altı erozyonu.

(f.)
Zarflanmak

Zarf içine konulmak.

(yerb.)
Asitli maden akaçlanması

Genellikle kapanmış maden veya kömür ocaklarından veya belirli miktarlarda sülfürlü mineral içeren malzeme yığınlarından, kimyasal bozunma süreçleri sonucunda asidik özellik kazanmış suların boşalımı.

(kim.)
Yanma geciktirici

İçine katıldığı maddenin tanecik yüzeyini kaplayarak yanmasını kısmen engelleyen kimyasal madde.

(kim.)
Yanmaz

Yanmaya karşı göreceli olarak dayanıklı olan, yangından zarar görmeyen ya da az zarar gören malzemenin niteliği.

(f.)
Ovalanmak – o

Üzerine elle sürtülmek veya iki el arasında ezilmek.

(f.)
Miknatislanmak

Mıknatıslı bir duruma gelmek, mıknatıs özelliği kazanmak.

(elk.)
Mıknatıslanma

Bir maddenin mıknatıslık özelliği edinmesi. Elektromanyetizmada, manyetik bir malzemede kalıcı ya da indüklenmiş manyetik dipol momentlerinin yeğinliğini ifade eden vektör alanı.

Yukarı Çık